Eski sevgili neden unutulmaz? ”Yanındaki ile yaşlanır, aklındaki ile ölürsün?” lafı gerçek mi? Gelin eski sevgilimizden nasıl kurtulacağımıza bakalım.
Kalbimizin bir sürü odası var. Bu odalara zaman zaman giren misafirler de. İlk aşkınızı hatırlıyor musunuz? İlk heyecanlar, ilk kez birine hissedilen o duygular… Ne kadar masum ve saf değil mi? Kimileri ilk, kimileri ergenlik, kimileri de lise/üniversite aşkını unutamaz. Aşk ve sevgi, birine hissedilebilecek en tatlı duygu sanırım. Peki ilişki bittikten sonra neden eski sevgili unutulmaz? Hani madem unutamıyoruz neden ilişkiye devam edemiyoruz? Sevgi her şeyin çözümü ve ilacı değil mi?
Gelin psikolojik ve sosyolojik olarak neden bu manitaları unutamıyoruz bakalım. Eski sevgiliyi unutamamak sadece bir “duygusallık” ya da “irade eksikliği” meselesi değildir. Arkasında nöro-biyolojik süreçler, psikolojik savunma mekanizmaları ve insani bağlanma ihtiyaçları yatar. Şema Terapi hayatınızın aşkının anne ve babanızın olumlu ve olumsuz özelliklerini taşıdığını söyler. Yani aşık olma sebebiniz anne-babanızın olumlu/destekleyici yönleriyken, ayrılık sebebi ve birlikte olamayışınızın nedenlerini anne-babanızın olumsuz özelliklerine yorar. Yine John Bowlby’nin Bağlanma Kuramı’na göre, çocukken bakım verenlerimizle kurduğumuz bağ (güvenli, kaygılı veya kaçıngan), yetişkinlikteki romantik ilişkilerimize aynen yansır. Özellikle kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler için bir ilişkinin bitişi, çocukluktaki “terk edilme” veya “yetersizlik” kaygılarını tetikler. Eski sevgili bir birey olmanın ötesine geçerek zihinde güvenliğin ve kabulün sembolü haline gelir; onu kaybetmek, psikolojik zeminin kaybolması hissi yaratır. Bir ilişkinin bitişi, aslında yaşayan bir insanın varlığının kaybıdır ve tıpkı bir ölüm gibi yas tutmayı gerektirir. Ancak toplumda romantik bitişler için resmi bir yas ritüeli yoktur. Birey inkar, öfke, pazarlık ve depresyon evrelerinden geçerken takılıp kalabilir. Kabul aşamasına geçilemediğinde yas “karmaşıklaşır” ve zihin o kişiyi canlı tutmaya devam eder. Her ilişkinin sonunda yas evresini tamamlamamız gerekir fakat buna rağmen insanlar yas tutmak yerine, yara bandı bulmaya ve yeni bir ilişkiye geçmeyi tercih edebilir. Ayrılık sonrası zihin yoğun bir mantık-duygu çatışması yaşar. “Beni çok seviyordu ama gitti”, “Çok iyi bir insandı ama bana zarar verdi” gibi çelişkili düşünceler zihinde bilişsel çelişki yaratır. Zihin rahatlayabilmek için bu bulmacayı çözmeye çalışır. “Neden böyle oldu?” sorusunun cevabını ararken sürekli eski sevgiliye dair senaryolar üretir. Bu senaryolar özellikle karmaşık nedenle biten, çatışmalı ilişkilerde çok görülür. Bilişsel çelişki iletişimsizliğin bir parçasıdır. Özellikle reddedilen veya aniden terk edilen taraf için ayrılık, özsaygıya vurulmuş ağır bir darbedir. Unutulamayan şey bazen karşı tarafın varlığı değil, yaralanan egodur. “Beni nasıl seçmedi/bıraktı?” sorusu zihni meşgul eder ve kişi onay mekanizmasını yeniden kazanmak için eski partneri düşünmekten kendini alamaz. Yaralanan egoyu toparlamak elbette zaman gerektirir. Aşk, nöro-biyolojik açıdan beynin ödül merkezini yoğun şekilde çalıştırır. Birlikteyken salgılanan yüksek dopamin, partnerinizi zihinsel bir “ödül” haline getirir. Ayrılık gerçekleştiğinde beyin bu ödülden aniden mahrum kalır. Yaşanan durum tam anlamıyla bir biyolojik yoksunluk krizidir. Beyin, alıştığı dopamin dozunu yeniden elde edebilmek için sürekli eski sevgiliye dair düşünceleri ve anıları tetikler. Burası çok önemli: Psikolojide Zeigarnik Etkisi, zihnin bitirilmemiş, yarım kalmış işleri tamamlananlara kıyasla çok daha net ve sık hatırlama eğilimini açıklar. Özellikle net bir açıklama yapılmadan biten, belirsizlik içeren ya da söylenmemiş sözlerin kaldığı ayrılıklarda zihin “açık dosyayı” kapatamaz. Soru işaretleri çözülene kadar zihin arka planda o senaryoları tekrar tekrar oynatmaya devam eder. İnsan hafızası bir kamera kaydı gibi tarafsız çalışmaz. Ayrılık sonrasındaki yalnızlık evresinde beyin, bir savunma mekanizması olarak olumsuz anıları arka plana iter ve çoğunlukla güzel anıları öne çıkarır. Buna pembe geçmiş yanılsaması denir. Tartışmaları, uyumsuzlukları ve sizi üzen detayları unutup sadece en mutlu anlara odaklandığınızda, gerçekteki kişiyi değil, zihninizin idealize ettiği bir illüzyonu özlersiniz. Ayrılık sonrası kimileri karşısındakinden nefret etmek için kötü anıları hatırlarken, kiminin de iyi anılara odaklanması bundandır. Siz aslında gerçeği değil, o illüzyonun içerisindeki hayalleri hatırlarsınız. Birlikte geçirilen zaman boyunca beyinde binlerce yeni nöral yol inşa edilir. Sabah atılan ilk mesaj, akşam yapılan telefon konuşmaları, birlikte gidilen mekânlar… İlişki bittiğinde partner gider ancak o nöral yollar varlığını sürdürür. Otomatik pilotta çalışan zihin, bir boşlukla karşılaştığında eski alışkanlığı arar ve hücresel düzeyde o kişiyi hatırlatır. Bir ilişki içindeyken kimliğiniz yalnızca “ben”den oluşmaz; karşı tarafla harmanlanmış ortak bir kimlik (“biz”) inşa edilir. Bitiş gerçekleştiğinde sadece bir insanı kaybetmezsiniz; onun yanındaki kendi versiyonunuzu, o ilişki içindeki rolünüzü ve geleceğe dair kurduğunuz hayalleri de kaybedersiniz. Unutulamayan şey çoğu zaman o kişinin kendisi değil, onun yanındayken hissettiğiniz kendinizdir. Temas, sarılmak ve paylaşılan yakınlık, vücutta güven ve emniyet duygusu yaratan oksitosin hormonunu salgılatır. Bu hormon, biyolojik düzeyde derin bir bağlanma oluşturur. Ayrılıkla birlikte bu hormonun yarattığı emniyet hissi bittiğinde, beden bir tür güvensizlik ve huzursuzluk alarmı verir.
Modern toplumda medya, sinema, edebiyat ve popüler kültür sürekli bize “Tek ve Gerçek Aşk” (Soulmate) anlatısını pompalar. Kültürel olarak inşa edilen bu romantik mitos yüzünden, biten ilişkinin ardından “O benim hayatımın aşkıydı ve şansımı kaybettim” algısı oluşur. Sosyolog Eva Illouz’un dikkat çektiği gibi, modern tüketim toplumlarında romantik ilişkiler de piyasa koşullarından etkilenir. Çok fazla seçeneğin olduğu dating aplikasyonu çağında, bireyler sürekli “en iyi tercihi” yapıp yapmadıklarını sorgular. Bir ilişki bittiğinde yaşanan pişmanlık, kapitalist toplumun “Daha iyisini kaçırdım mı?” mantığıyla paralellik gösterir. İlişkiler tek bir odada yaşanmaz; ortak arkadaş grupları, aile bağları, rutin mekanlar ve sosyal çevre içinde var olur. Bir ilişki bittiğinde sadece o kişiyle değil, o kişi etrafında örülen sosyal ağla da bağ kopar. Arkadaş ortamlarında adının geçmesi, sosyal çevrenin beklentileri ve ortak anılar, sosyolojik olarak o kişinin hayaletini sürekli aranızda tutar. Geleneksel toplumlarda birinden ayrıldığınızda onu fiziksel olarak görmez ve haber alamazdınız; bu da sosyolojik olarak unutmayı kolaylaştırırdı. Bugün ise sosyal medya platformları adeta dijital birer gözetim alanıdır. Eski partnerin ne yaptığı, nerede olduğu, kiminle takıldığı bilgisine tek tıkla ulaşabilmek; “stalking”, ayrılık sonrası sosyal mesafeyi imkansız kılar ve unutma sürecini baltalar.
Yani eski sevgiliyi birçok sebepten unutamamış olabiliriz. Bu bizi, eksik ya da yanlış kılmaz. Sadece psikolojik olarak çocukluk yaralarımız, zihnimizin tamamlanmamış işlere olan tutkusu ve zedelenen özsaygımızla ilgiliyken; sosyolojik olarak bize öğretilen romantik aşk mitleri, tüketim kültürünün yarattığı kaçırma korkusu ve dijital çağın sunduğu sürekli görünürlük ile ilgilidir. ”Yanındaki ile yaşlanır, aklındaki ile ölürsün?” lafı aslında bir kader değil, tamamlanmamış yasın ve idealizasyonun bir sonucudur. Zihin zihnindeki kişiyi gerçek haliyle değil, “kusursuzlaştırılmış hayaliyle” yaşattığı için mevcut partnerle kurulan bağ sığ kalır. Yani bu bir romantik gerçeklik değil, bir psikolojik takılma (fixation) durumudur.
Peki nasıl kurtulacağız? Sıfır temas kuralını uygulayın: Sosyal medyadan bakmak, “sadece ne yapıyor” diye kontrol etmek beynin dopamin mekanizmasını besler ve iyileşme sürecini sıfırlar. Dijital mesafeyi koruyun.
İdealizasyon perdesini indirin: Beyninizin pembe geçmiş yanılsamasına izin vermeyin. Sizi üzen detayları, ayrılık nedenlerinizi ve ilişki içindeki yıpranmışlığınızı bir kağıda yazıp görünür kılın.
Kendi anlatınızı kendiniz bitişle taçlandırın: Karşı taraftan bir “özür” veya “net açıklama” beklemeden, o dosyayı kendi zihninizde kapatın. Her soru işaretinin cevabı karşı tarafta değildir.
Yara bandı ilişkilerden uzak durun: Yas sürecini atlamadan yeni bir ilişkiye başlamak, sadece acıyı erteler. Kendinize o boşluğu hissetme ve iyileşme alanı tanıyın.
